Etiket Arşivi: hikaye

Matematik…

12 May

Matematiği çok severim… O kadar çok severim ki anlatamam. Aslında anlatırım… Hayat boyunca karşılaşılan tüm problemler matematik sayesinde çözülebilir… Ben öyle yaparım. Uygun denklemi kurar, eşitliğin sağına soluna bakar, baktım ki değişkeni çok hemen derinleşir ve diferansiyel denklemlere geçerim… Kimi zaman hayatın karmaşık sorunları ve türlü türlü problemlerine karşı  3. dereceden  integrali  kafadan çözdüğüm bile olmuştur…

Neyse efenim, geçenlerde kederi paçalarından akan, arabeskin içine dalmış bir arkadaşımla konuşurken… “Dur lan! Şimdi ben bunu formüle edeyim. Sonra çözer kurtuluruz…” dedim. Demez olaydım… Hay ağzıma sıçayım…

Buyurun bakın;

Şimdi X bir gün Y’den hoşlanır. Artık X için önceki problemlerde yer alan değerler, (a, b, c, gibi…) 21 tane sıfırdan oluşan bir ondalıklı sayının sonunda bulunan biçare 9 gibidir.  X bir kere yapmıştır bunu ama hala bir değer taşımakta olan a, b ve c bu formülasyon içerisinde kendilerine yer bulacaklardır. Çünkü bu değişkenler, payı bir tam sayı olan herhangi bir kesirde payda olabilirler.  “İşte bu yüzden değerler küçümsenmemeli ve birbirleri ile kıyaslanmamalıdır.. Hele ki bir şeyi silmek için “0″ (sıfır) gibi bir değer vermek yapılabilecek en büyük yanlıştır… Çünkü sıfır, çarpmanın yutan elemanı, toplamanın etkisiz elemanı, olasılık hesaplarının görülmek istenmeyen sayısıdır. Soyut cebirde bambaşka bir yerdedir ama olsun…” Matematik böyle der… Sen dinlemezsin başka bir şey… Ama sen matematikten daha iyi bir şey olsaydın, seni anlatırdık değil mi?

Devam edelim bakalım bu X ne yapacak. Bu X tabii ki, Y’ye dair bir takım olasılık hesaplarına girecektir. Bu olasılık hesapları bir miktar karmaşık hale gelebilir tabii… X bu olasılık hesabı ile bir gerçeğin rastgelebilirliğini  niceliksel olarak ifade etmeye çalışacaktır. X’in yapabileceği en büyük hata bir şeyin olabilme olasılığını, “ya olur ya da olmaz… o halde % 50′dir.” gibi bir kurguya oturtmak. Tabii ki olasılık hesabı böyle bir şey değildir. Matematik bunu söylüyor işte… Gidip beyaz atlı prensler ya da kendine mahsus kulesi olan prenseslerle tanışmak istiyorsanız “olasılık” ve “permütasyon” konularına hakim olmanız gerekiyor… Yoksa “aman diyelim!” Şrenk olursunuz. ( Şrenk ne lan? Ne bileyim ya devam et işte…)

X tüm bunları hesaplarken aynı zamanda çok basit bir konu olan “kümeler” mevzusuna girmelidir… Hoşlandıysa bir kere olmazsa olmazdır kümeler… Kesişim kümesini bulmak ve bu kümenin elemanlarını iyi tanımak gerekir. Bu noktada iki ayrık küme ile karşılaşabilirsiniz. Sakın panik yapmayın çünkü “kümeler” dediğimiz konu bu kadar basit değil. Matematik der ki, bir kümenin “değil”i o kümenin dışarısında kalanlardır. İki ayrık küme aynı evrende ise “değil”leri kesişebilir. İşte size bir kesişim kümesi. Evet, matematik böyle bir şey vardır diyor. İşte X bu noktada Y’yi tanımalı ve tanımlamalı. Çok basit lan! hep ilk ünitedir kümeler…

Tam bu noktaya gelmiştim ki, arkadaşım tarafından tartaklandım… Neden öyle oldu anlamadım. Ne güzel kuruyordum ben formülü…

Bitti demediniz mi lan?

Mave, Marongo ve Apollo…

4 May

“Tembel ağustos böceği ve çalışkan karınca hikayesinden ibaret değil bu dünya Marongo. Bizi yansıtmıyor.” dedi… sonra sessizce, ağaç kabuğunda bulunan küçük çatlaktan dışarı baktı. Trake solunumu yapan bir canlı için ciğerlerini nefesle doldurdu demek yanlış olabilir, o yüzden buna yakın bir şey yaparak “Şuraları da bir pimapen yaptıramadık.” diye devam etti.

Marongo, henüz genç bir “Hyles Livornica”ydı. Yani daha anlayabileceğimiz haliyle, şeritli atmaca güvesi… Marongo hayatı boyunca edebiyata olan ilgilisi nedeniyle diğer güvelerden ayrılırdı. Daha küçücük bir güve olduğu zamanlar, binlerce güve içerisinde kaybolmuştu. Ailesini bir süre aradıktan sonra, ömür biter bu arayış bitmez diyerek ortamı terk etmişti. Bir süre gezgin bir güve olarak mikro alemde dolanan Marongo, bu seyahati sırasında yaşadığı hikayeleri kaleme almaya başladı…

“Ne pimapeni, sen neden bahsediyorsun Mave?” diyerek oturduğu yerden kalkıverdi Marongo… “Bak aklından ne geçiyor bilmiyorum dostum. Ama ağzını her açışında bu vurgundan konuşacaksan, beni unut. Son hikayemi bitiremiyorum zaten.” diyerek devam etti. -Sahne donar-

Tüm bunlardan önce hikayede biraz geriye gitmek lazım…

Mave ve Marongo…

Mave, yıllar önce yaşadıkları ağaçtan sadece 9 metre ötede bir gölde larva olarak meydana gelmişti. Kendisi bir “Diptera”, daha açık bir şekilde çayır sineği diyebiliriz. Larvadan çıktıktan sonra pek keyifli bir hayat süremedi. Çayır sinekleri ile birlikte geçirdiği zaman içerisinde, yaşadıkları su birikintisinin -daha önce göl mü demiştik? hayır su birikintisi- en ünlü kumarhanesinde aşçılık yapıyordu.

Kurbağa Don’un işlettiği bu kumarhane bir yaprak üzerinde kurulmuştu. -Bir Kurbağanın kumarhanesinde çıkan yemekler!-  Kumarhane yaprak üzerinde olduğundan su birikintisi üzerinde hareket edebiliyordu. Bu şekilde aynasızlar, kumarhanenin yerini belirleyemiyordu. Hatta kimi zaman müdavimleri bile bulamıyordu. Neyse ki bu iş için adamımız, “Iphiclides Podalirius” yani, Erik Kırlangıçkuyruk vardı. Su birikintisinin üzerinde gelen gidene yardımcı oluyordu.

Tek göz Erik… Bu ünvanı nasıl aldığına dair bir çok efsane dolaşmakta… ama gerçeği bulabileceğiniz tek yer, kıyıda bulunan Sopa’nın yeridir. “Orthoptera” yani sopa böceği… Küçük dallardan inşa ettiği o küçük bar yıllardır buranın sakinlerine ve gelen geçen gezginlere hizmet ediyordu. Sopa mekanın kendisi ile bütünleşmiş bir şekilde her şeyi duyar ve görürdü. Çünkü kendisi de bir sopa gibiydi… Tek Göz Erik hakkında daha fazla bir şey söylemek için henüz erken.

ve Apollo…

Peki Mave ve bu kumarhane ilişkisi neydi? Aşçılıktan büyük vurguna giden planı kim yapmıştı?

Birden kapı çaldı. Marongo, “Kim o?” diye seslendi… Dışarıdan gelen soğukkanlı ses, “Hadi Maro… Apollo ben..” diye karşılık verdi. Yalancı Apollo.. Daha karmaşık haliyle “Archon Apollinus”

Apollo, Mave ile Marongo’yu tanıştıran kişiydi. Ayrıca evin üçüncüsüydü. Genelde kira ve fatura işleri ile ilgilenen, takımın beyni… -Sahne donar… görüntü pastelleşir ve biter-

Bir anda ortalığı kaplayan su her şeyi götürdü. Bir fırtına kopuyordu dışarıda ve bu küçük çaplı habitat bir anda gelen 100-150 litre suyun kurbanı oldu. hikayenin böyle bitmesi çok üzücü ve boktan oldu…

Yarış

18 Nis

Dip not değil, en tepede duran, pek önemli okunmazsa olmayacak bir not… Bu yazının kendisi yine “eskiler” sınıfında. Bir çocukluk hatırasını konu alan yazıyı, yaklaşık 7 ya da 8 yıl önce yazmışım bir yerlere…

Yarış (Bu Başlık!)
hatıralar..198..-20..
Evet küçük bir çocuktum…yaklaşık 6 yaşındaydım…Pek net hatırlayamadığım yıllar olsa bile anlatacağım hikayeyi çok iyi hatırlıyorum… Hiç unutmam… Güneşli ya da benzer bir gündü. Havanın açık olduğundan eminim…

Yine gözlerimi kısarak sağı solu kolaçan ediyordum. Pek sık yaptığım bir şeydi küçükken. Belki bir malzeme çıkar! Bir şeyler yaparız…

O gün yine hayata dair hatırladığım ilk arkadaşımı gidip evinden çağırdım. İlkel bir metot olarak görebilirsiniz ama gidip balkonlarının altında bağırdım durdum. Böyle haberleşirdik biz. Balkona çıktı ve iki dakika sonra aşağı indi.

Yeni bir güne başlamanın heyecanı ile mahallemizin bayırını tırmanmaya koyulduk.

Gerçekten hoş bir egimi vardı. Kar yağınca kaymaya izin verecek kadar eğimli. Aşağı koşarken hızlanabilmek için güzel bir eğim.
Tepeye tırmanırken yine gündem misket sayısı ve dün maçtan sonra patlayan topun enkazını nereye sakladığımızla ilgiliydi.

(bi süre sonra o topun patlak hali ile ile biz oynardık.) Çünkü her zaman yeni bir top almaya paramız olmazdı.


Arkadaşımın elinde yine kılıç gibi taşıdığı bi sopa vardı…Ne zaman eline almıştı fark etmemiştim bile. Tepeye vardığımızda biraz soluklanıp kenardaki ağacın gölgesine oturduk. Konuşacaklarımızı, hayallerimizle süsleyerek devam ettik.. Hep yapardık -çocuk işte-

Arkadaşım sopayla toprağı döverken aniden “hadi yarışalım” dedi. Oysa ki ben ağaçlara tırmanıp, o olmamış zeytinleri toplayıp birileriyle savaşırdık diye düşünüyordum. Ama yarış da fena fikir değildi hani! Kabul ettim…

Tepeden başlayacaktık, yaklaşık 35 metre kadar uzanan bu eğimli kulvarda birbirimize üstünlük sağlamaya çalışacaktık. Kilo avantajım vardı -daha zayıftım- ve o gün en sevdiğim mavi şortum vardı üzerimde, onunla şansım hep yaver giderdi.

Heyecanlı değildik. Her zaman yaptığımız bir şeydi yarışmak. Yine bir yarış işte…

O elinde,sopa ile koşacağını söylediğinde umursamadım. Artık kazanacağımdan daha emin pozisyonumu aldım. Beraberce tepede saymaya başladık. 1, 2 ve 3…

Koşmaya başladığımızda her şey yolundaydı. Biraz hızlandıktan sonra onu geçecektim. Bir süre yan yana koştuk. O, elindeki sopayla hayli zorlanıyordu. Arkadaşımı geçmemem için hiçbir sebep yoktu.

Ta ki elindeki sopa, benim bacaklarımın arasına girene kadar.


O anda döner bir cismin ne demek olduğunu her açıdan kavradım. Kesinlikle acı verici… Ayrıca dönerken ya da yuvarlanırken etrafı görmek oldukça zor… Bir gördüğünüzü tekrar görebilmeniz için bir tur atmanız gerekiyor. O sırada kafanızı pek oynatmanız biraz zor…

Ama kulaklarda sorun yok. Her şeyi duyabiliyorsunuz. Eğer yuvarlanırken bağırmazsanız daha net.


Kaç tur attım bilmiyorum… Ama yuvarlanırken dahi bir süre yarıştan kopmadım. Yanımda koşuyordu hala… Sadece sopayı bırakmıştı ya da zorunda kalmıştı…

Sonunda durdum… Artık kulvarın dışındaydım. Kaldırım taşlarına paralel uzanmıştım. Neden bilmem, cenin pozisyonuna istem dışı bir hareketle geçivermiştim. 6 yaşında olmasam ağlamazdım ama yaşım gereği haber verme amaçlı bağırarak ağladım. Sesime ilk cevap veren, kadim dost biricik arkadaşım oldu.

“n’oldu lan niye düştün?”

Ardından bir ses “çekil bakayım..ahh canım n’oldu sana..”

Evet, komşumuzun kızıydı bu. Ağlamayı kesmedim tabii ki. O sırada anlamsız karizma olaylarına giremezdim. Ayağa kalkmama yardım etti. Sonra da eve kadar sekmeme.

O gün ayağımdan neredeyse 1 sürahi (2 litrelik olanlardan) kan aktı… Abartıyor gibi gözükebilirim. Ama hayır! Tam 6 yaşındaydım… Kendimden o kadar eminim. Komşumuzun o iyi yürekli kızı beni eve kadar götürdü. Anneme raporu da verdi hemen. “yarışırken düşmüş… bık bık”‘ ne kadar boşboğaz biri… Oysa bir hikaye yazma fırsatım vardı…

Evet, kaçınılmaz anne tepkisi…

Kısa diyalogları atlayarak ilk yardım kısmına geleyim… Acı acı acı… Tentürdiyot ya da her neyse… Hiçbir zaman sevmedim bıraktığı bok rengi izi de kendisini de… Mikropları öldürecekmiş… Mikrop ne ki! Sadece 6 yaşındayım ben…

Yara önce kabuk bağladı sonra kabuk döküldü ve iyileşti… Ama bu süreç içinde ben çoktan sokaklara dönmüştüm… Önceleri futbolcu kağıtları ile oynamaya başladım sonra misket sonra zeytin savaşı ve futbol… En sonunda tekrar pistlere döndüm…

Tabii ki inşaattan kuma atlama olaylarını da es geçmedim…

O arkadaşımı en son lise-2 de gördüm çok değişmişti… Koşup oynadığımız günlerdeki gibi değildik. Bu sefer bir yerde yemek yiyorduk…

Tuzluk mu?

O Filmler…

16 Nis

Hani o filmlerde, hüzünlü adam yürüyüşü vardır ya… bir şey yaşar, bir hüzünlenir atar kendini yollara, arkada bir müzik tıngırdamaya başlar – hüzünlü bir tıngırtı – o kadar karmaşanın içerisinde hiçbir şeyi umursamadan yürür. Filmin bir bölümünü bu hüzünlü adam yürüyüşü alır. Bu sahnede, izleyiciyi alır o hüzünlü yürüyüşü yapan adam. Filmin sondan bir ya da iki önceki aşamasıdır bu… çok acayiptir, pek gariptir…

Bugün, bu hüzünlü adam yürüyüşünü yapmak için çıktım yola. Hüzün kaynağı bir olayım, sağ olsun fon müziğim Oasis, attım kendimi yola. Aslında fon müziği için kendime teşekkür etmeliyim. Çünkü yola çıkmadan önce mp3 çaların içerisinde bulunan klasörlere Oasis’i ben ekledim…

Müziğimle birlikte, o eller cepte, boyun bükük ve ayağımı her an için yolda karşıma çıkan boş bir kutuya sallamaya hazır bir şekilde yürümeye başladım. Nedendir bilmem yol boyunca yerde bir tane boş kutu çıkmadı karşıma, ayağımı salladığım tek şey boş bir poşet oldu. Ayakkabım poşetin içine girince, ayağımı biraz daha sallamak zorunda kaldım… ama yürüyüşüme devam ettim.

Sonra her hüzünlü adam yürüyüşünü yapan biri gibi bir araca bindim. Metrobüse binip en arka koltuklara bakan ve ters duran ikili koltuğa oturdum. Hüzünlü sahnelerde olduğu gibi camdaki yansımama bakarak yolculuğuma devam ettim… ama gözlerim kapanmış ve uyumuşum… uyandığımda inmem gereken durağa -son duraktı- iki durak kalmıştı. Hüzünlü adam olarak yansımama bakamadığım için bari araçtan son inen insan olayım dedim. Son durakta metrobüs durduğunda ağır ağır herkesin inmesini bekleyip ayağa kalktım. Ama işte ters duran koltuklarda oturduğum için yanıldım. İnerken, son durağın burası olduğunu bilmeyen iki üç kişi anlamsızca birbirlerine bakıyorlardı… Öyle kapıdan çıkıverdim…

Sonra gideceğim yere gittim. Hüzünlü adam olarak ortamda fark edilmemem gerekiyordu. Her hüzünlü adamın kalabalığı içine girdiği sahneden olduğu gibi.. Fark edilmemek bir yana bir çok kişi tarafından tanınmamış olmak biraz daha hüzünlü yaptı sanırım beni… diğer taraftan buna memnun olmuştum aslında.

Ortamı bir süre sonra terk edip, başka bir hüzünlü adam sahnesine doğru yola koyuldum. Tramvay istasyonunda, yine ellerim ceplerimde, kulaklıklarım kulağımda, fon müziğimle birlikte tramvayı bekliyordum. Hem de reklam panolarından birine yaslanmış hafif bir yan duruş ile… Tam o hüzünlü adam sahnelerinde olan havayı yakaladım derken, durağın yanlış tarafında beklediğimi fark ettim. Arkamda kapılarını açmış bekleyen tramvaya zor attım kendimi… yine olmamıştı..

Tramvaydan inip tekrar metrobüse binecektim. Birden yolun kenarında nohut-pilav satan adamı fark ettim. Kulaklığımı çıkartıp, yanına sokulup, “hocam, bir tane versene.” dedim. Sonra, “Biter mi hepsi?” diye sordum. Bana doğru bakıp, “Biterse erkenden eve giderim.” dedi… “Ya bitmezse?” diye başka bir soru sordum… “O zaman sabah karşı bir tane yemenin keyfini yaşarım.” dedi. Genelde hüzünlü adam yürüyüşü sırasında, bir diyalog ya da benzer bir temas varsa, hüzünlü adam için endişelenir insanlar… Ama bu adam benim için endişelenmiş görünmüyordu… Hatta ben onun için endişelenmiştim.

Kafam karışık bir şekilde tekrar metrobüse bindim. Yine aynı yerde oturuyordum. Hüzünlü adam yürüyüşümü düşünüyordum. Üstelik dönüş yolculuğunda hava kararmıştı. Bu sahnenin arkasından bir şeyler olabilir mi? diye düşünmekteydim… Bir taraftan da nedense tam olarak filmlerdeki yürüyüş gibi olmadığını düşünüyordum.

Oysa ki filmlerdeki hüzünlü adamın yaptığı gibi yapmaya çalışmıştım her şeyi… Telefona sarılıp, Mythbusters’ı aradım. “Abi bu filmlerde olan hüzünlü adam yürüyüşü sahneleri öyle değil.” dedim ve anlattım. “Çoğzel, çektin mi kameraya?” diye sordular… “Yok abi, ama bu aralar yine yapabilirim bunu gelin çekin.” dedim. Onlar da bana “segege” dediler… Anlamadım ama neyse.

“Efenim, filmlerdeki gibi değil. Kandırıyorlar bizi…” demek istiyorum ama ne göründüğü gibi ki? ne göründüğü gibi?

Kargalarn… Evet Orada Bir “N” Var…

14 Nis

İki karganın, bir ağacın üzerinde takıldıklarını şu anda görebiliyorum. Bir tanesi bir üst dala konuyor, diğeri biraz daha yukarıda bulunan bir dala… Böyle böyle ulaşıyor her ikisi de en tepeye…

Sonra biri uçup gidiyor ve diğeri ağacın dalında kalıyor…

Sanırım ağacın yanında bulunan dev gibi binadan sıkılmış olsalar gerek… Yoksa ne güzel takılıyorlardı. Birbirlerinden sıkılmaları mümkün mü? Şimdi diğeri de uçup gitti ve geride sadece ağaç ile yanındaki bina kaldı…

Onlar da sıkılmış duruyorlar… Sanırım yanlarından geçen yol yüzünden…

İşte böyle gider… Ne zaman böyle gitmedi ki?

*Sabah hikayesi işte bu. Bu kadar… Kahveni karıştırana kadar okuyup, bitirene kadar düşünsen olur… ya da siktiret…tiret..ret.. t..

N’oluyor Lan?

12 Nis

Çok ilginçtir, eğer bir araç ile seyahat ediyorsanız -bu araç için otobüs diyelim.. emektardır…-  ve bu seyahat sırasında, gözünüz dışarıda uzak bir noktaya ya da otobüsün içerisinde sabit bir noktaya takılmışsa… ve bu esnada içinde bulunduğunuz araç durmuşsa, ne demek istediğimi anlayamazsınız.

Ama tam bu durma esnasında, içerisinde olduğunuz aracın yanına aşağı yukarı aynı büyüklükte başka bir araç – yine otobüs olsun…- gelip durursa… yine ne demek istediğimi anlayamazsınız…

Bu durma anının hareket ile sonuçlanacağını biliyorsanız, -kırmızı ışık ya da sıkışık bir trafik olabilir…- ve içerisinde bulunduğunuz aracın yanında bulunan diğer araç hareket etmeye başladıysa, geriye doğru gidiyormuş hissine kapılırsınız… şimdi demek istediğim şeyi anlıyor olduğunuzu düşünebilirsiniz…

Ama aslında demek istediğim şey, bu “n’oluyor lan?” durumundan kurtulmak için hızlıca sağlam bir referans noktası ararız… Geriye doğru gitmemeliyiz, ileriye doğru hareket etmeliyiz.. biz sadece geriye doğru gittiğimizi  zannediyoruzdur.. Doğru referans noktasını bulduğumuzda ya da hareket ettiğimizi anladığımız anda rahatlarız… işte dediğim şey bu çabanın kendisi.. doğru noktayı bulma telaşı…

Göt olma duygusuna çok yakın bir duygudur bu.. tam olarak kendisi olmasa da.. yakındır..

Hayatın kendisi de böyle değil midir? Çok şeyin öyle olduğunu zannederiz, bir kısmı için referans noktalarını bulmaya çalışırız -hani bir çoğundan o kadar eminiz.. ileriye doğru gitmeliyiz…- pek azı için doğru referans noktasını bulur ve rahatlarız…

*Hayatın kendisi zaten göt olmak gibi değil midir?

*lan böyle yazının sonunda bağlamalı, karizmatik bir cümle ile bitirme tiribine de hastayım.. ne kadar gereksiz ve saçma sapan bir şey.. bok gibi..

Bir gün bir otobüs yolculuğunda böyle bir şey yaşarsan ve bunları düşünürsen… ve işte o anda içerisinde bulunduğun araç gerçekten geriye doğru gidiyorsa ve doğru referans noktasını bulduğunda da geriye gittiğini kendine kanıtlayabiliyorsan…

işte bu,  göt olma hissine az öncekinden daha yakındır…

Ne Diyem? Mahmut mu Diyem?

10 Mar

Birden kıvrım kıvrım bir yolda buldum kendimi… “yahu neredeyim ben?” derken, köşeyi dönmemle birlikte ortalıkta koşuşturan düşünceler görmem bir oldu… “Nasıl bir yer burası? Bu ortalıkta dolaşan düşünceler ne lan? nasıl bu şekle bürünmüşler? Has***tir n’oluyor?” diye seri sorular üretmekte olan kafayı bir kenara bıraktım…

Sevgiliyle buluşmaya, iş çıkışı saatlerinde gitmeye çalışan ve bunu yapmak için ‘metrobüs’ kullanmak zorunda kalmış bir insanın, insan yumağının içine doğru gözü kapalı kıvrılmasına denk bir eda ile süzüldüm aralarına… karşı karşıya geldiğim düşünceye, “nesin sen?” diyebildim ancak…

“Obuguents… ben her sesin anlamlı olmak zorunda olmadığını söyleyen bir düşünceyim. kendimi bildim bileli buralarda dolanır dururum.. sheyen omuogorumt..”

“-ne dedin lan son kısımda? anlamadım..” dedim.

“Ghutylo.. Yok bir şey.. sktotirl git..” diye karşılık verdi… -Neyse sen takıl buralarda bir yere kaybolma lazımsın -zaten pek tanıdık geldin- bana diyerek uzaklaştım yanından…

Yavaş yavaş dolanıp duran düşüncelere bakarak yoluma devam ettim, kıvrım kıvrım yol boyunca… Bir tanesi biraz daha yüksekte duran bir kıvrım üzerinden, sesleniyor diğerlerine… bir şeyler anlatıyor hararetli.. sokuldum yanına.. “-sen kimsin yahu! yırtına yırtına konuşuyorsun diğerlerine?” dedim…

“ben senin bir düşüncenim… ama az önce konuştuğun zımbırtı gibi burada doğup büyümedim.. yıllar ve yıllar önce başka kafalardaydı atalarım.. bugüne kadar çok düşünce ile çarpıştım.. evrildim, geliştim ve kafalardan kafalara yayıldım… toplumsal bir öğretiyim ben..” dedi…

-vay dedim.. peki nerede çarpıştıkların?

“Onları sende ittin bir kenara.. şimdi köhne köşelerde, kabul edilmemiş halde bekliyorlardır…”

-iyi lan sus.. diyerek uzaklaştım yanından… O köhne köşelere doğru ilerledim.. bir kaç düşünce gördüm, yere uzanmış öyle malak gibi yatan düşünceler…

-yahu! dedim… “neden burada böyle yatmaktasınız? nedir sıkıntınız?”

“Lan göt!” dedi bir tanesi… “nicelerini sildin buralardan.. şimdi bizi de hor görüp, aşağılıyorsun… adam olsan ne dediğimizi dinlerdin.. o toplumsal öğreti de biz bok muyuz? bizimde söyleyeceklerimiz yok mu?” diye karşılık verdi bana..

-durdum.. “lan haklı bu düşünce… işte burada haklı.. dinlenmeye ihtiyacı var.” dedim içimden kendi kendime… sonra yüksek sesle, “tamam lan.. hadi gelin biraz dolanalım sizlerle..” dedim ve beraberce yürümeye başladık.. yine aynı yükseltili kıvrımda konuşmakta olan düşünceye doğru..

“Hop! bak bakalım burada kimler var? tek ses buralarda yankı yapıyor, can sıkıyor? beraber konuşun biraz…” dedim…

oradan ahkam kesen, “iyi bakalım buyursunlar…” dedi… Zaten meraklıymış başka düşünceler ile bir araya gelmeye… “sende kabahat.. bu zamana kadar bizi yan yana getirmemiş olmanda…” dedi birden..

-sonra konuşmaya, tın tın etmeye başladılar.. laf lafı açtı.. muhabbet kimi zaman sarsıcı kimi zaman geyik oluverdi… sonra küçük küçük başka düşüncelerde çıktı saklandıkları yerden.. bir curcuna bir cümbüş.. pek eğlendim, pek öğrendim.. sonra birden dedim ki;

“kaybolmayın buralardan.. bundan böyle kenara çekilen silinip giden olmasın.. buralardaki ufaklıklara da şans verin konuşsunlar..”

ve ekledim…

“burası böyle daha güzel oldu.. benim yorumum bu kadar.. hadi hayırlı işler..”

Yoldan aşağı doğru kıvrıldım.. zaten başka bir bok yapamıyorum.. her yer kıvrım kıvrım.. biraz daha ilerledim.. karşıma bir şey çıktı.. anlamadım ne olduğunu.. ne kimse dokunuyor, ne de laf edebiliyorlar…

-nesin lan sen dedim.. dokunulmazlığın mı var? tribin nedir?

“Benimle düzgün konuş.. ben pek güçlü sosyal yasaklarla beslenirim.. kimileri tabu diye bilir beni.. sen de dokunamazsın..” diyerek yanıtladı..

-Sevmedim lan seni dedim yüksek sesle.. “seni de seni oluşturan toplumsal algıyı da yerim lan..” diyerek devam ettim.. baktım etrafta buna kıl olmuş bir iki düşünce daha var.. aldım onları da yanıma, ne kadar sarsabilirsek sarstık.. hala yerinde duruyor umursamaz.. ama biraz korkmuş birileri sonunda ona da dokunabiliyor diye..

biraz geri çekildim.. herkes duysun diye tane tane konuştum..

“Buralarda bundan sonra dokunulmaz diye bir şey olmasın.. birbirinize dokunmadan olmaz bu iş.. bundan sonra dokuna dokuna… anlaya anlaya..” dedim.. -alkış kıyamet.. baktım iyice sarsılmış.. -

“seninle daha işim bitmedi.. herkesin bir tarafında yer etmişsin.. geleceğim tekrar haberin olsun…” diyerek yol aldım oradan da…

Tam bir iki adım attım ki ne göreyim.. bir mahkeme.. bazı düşünceleri almışlar, yargılıyorlar..

“hop! burada ne oluyor?” dedim..

“mahkeme lan burası.. ne olacak? yargılıyoruz..” diye karşılık verdiler..

“avukatlarıyım lan! açılın şöyle..” dedim.. ve başladım konuşmaya…

“yahu, bir takım şeyler yüzünden bu düşünceleri yargılar olmuşuz.. sonra bu genellemeden yola çıkıp, başka insanları da bunlar üzerinden yargılamışız… bu önden önden yargılama işi yanlış oluyor.. haberiniz olsun… ayıp ediyorsunuz..” dedim..

“buralar zaten hep önden yargı” dediler..

“bundan sonra yok öyle bir şey.. dağıtıyorum burayı..” dedim.. baktım bir takım sağlam durmuş düşünceler kenardan destekliyorlar.. zaman bu zamandır.. yüklendim de yüklendim.. neyse ki, oralar açıkmış biraz.. yargılayanlar da, “ne yapıyoruz lan biz.. işimiz mi yok” diyerek basıp gittiler… bende devam ettim yürümeye…

ölüyorum lan yorgunluktan.. nereden düştük bu kıvrımlara derken karşımda bir şey belirdi.. “naber lan” dedi..

“ya sende sıkıntılı bir şey gibisin.. uğraştırma beni..” dedim..

“ben bir fikirim.. hatta tam olarak, kafanın içinde çıkacağın yolculukta bir takım düşünce ve fikirlerinle çatışmanı hikayeleştirmeni söyleyen fikirim..” dedi..

“vay! o sen misin lan?” dedim..

“evet benim-senin bokunum- beğenemedin mi?.. şimdilik biraz mola ver.. kafada daha çok şey var uğraşman gereken.. hadi çıkış yolu şurdan.. bas git ama arada yine uğra.. yoksa bu kafa dediğin şey pek çabuk mallar..” dedi..

*Lan uğraştığım şeye bak… Ne diyem Mahmut mu diyem?

Bakkal…

7 Mar

Yaşadığınız yerde bulunan en kritik şeydir “Bakkal”… -bana “neden?” deme lan..öyledir.-  gidip sadece alışveriş yapmak değildir “Bakkal” ile olan ilişkin.. “Bakkal” bir yerin can damarı, iletişim mucizesidir.. -ama o isterse ve sen bunları hak edersen..-

Önemli bir Not: “Google”ın bilemediği şeyleri “Bakkal” bilir, “Bakkal”ın bilemediği şeyleri de “Google” bilir… “Bakkal”, “Google” gibidir… Hatta “Bakkal”, “Google” ın ötesinde bir olgudur. -değilse değil de.. – (değil mi dedin? alt+F4)

Çeşit çeşit “Bakkal” vardır. Kimileri gündemi takip eder. – mahallenin, ülkenin, dünyanın, sadece nasa’nın ya da portekiz 2.liginin- ama her “Bakkal”ın bir gündemi vardır ve o konuda uzmandır.. -bunu unutma, ben yazdım, sen de yaz bir kenara.- Kimi “Bakkal” muhabbet bakkalıdır.. Gidersin alacağın varsa da unutur öyle çıkarsın.. öyle derin böyle güzel muhabbet eder, kafa bırakmaz.. sonra tekrar gidersin.. işte o çeşit “Bakkal” geri dönüşünü bekler, keyif alır…

Çeşitlerin hepsini saymakla bitiremem.. -ama varsa bildiğin çeşit söyle bana, toparlayıp hepsini birden yazalım..- ama unutmayalım! nerede bir bakkal görürsek, sattığı şeyler darmadağın ve son kullanma tarihleri hayli yaklaşmış, bilelim ki orada bir cevher yatmaktadır…

Bakınız (bkz.);

Bugün meyve suyu almaya gittiğimde, “Bakkal” benim aldığım meyve suyunu bırakmamı ve yanında duran “sarı kutuyu” almamı istedi.. Dinledim, düşündüm ve o an karar verdim.. “Evet! o sarı kutuyu almalıyım..” -daha mı pahalıydı? tabii ki değildi… – “Ben içtim, böyle bir şey yok” dedi sonra.. O anda inandığım tek şey buydu.. Kaptım sarı kutuyu, eve geldim… Sabahın güzelliği, pazar gününün yaymaya elverişliliği bir yana.. o sarı kutuyu açıp bardağıma koyduktan sonraki yudum hepsinin ötesindeydi… işte o anda bir kez daha anladım “Bakkal” nedir… – Ne mi o sarı kutu? git bakkalına sor.. eğer sen bunu bilmeyi hak ettiysen, mutlaka sana söyleyecek bir sarı kutusu vardır.-

Ben bunları, buraya yazmayı hiç düşünmedim.. neden mi? bilmiyorum.. -her şeyi bilmek zorunda mıyım lan? bilmiyorum işte.- bugün pek sevdiğim bir insanın, “nasılsın?” sorusuna cevaben, bunları anlatıyordum -evet, “Bakkal” filan anlatıyordum..-  ”yazsana” dedi.. bende “doğru dedin” dedim..-ne kadar çok dedim dedim, müdür müdür?- hatta o yazının bir tarafında sana bir mesaj yollayacağım da dedim.. işte o mesaj şu mesajdır;

“Beni hiç bir oyunda yenemezsin.. neden mi? çünkü böyle bir “Bakkal”ım var..”

Süpermarket mi? -hah.. -

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.